Kriz geliyorum der!

20 Ağustos 2008

Biraz aradan sonra tekrar merhaba herkese;

ABD’de kredi veren iki büyük bankanın batma sinyalleri uzun zamandır bekleniyordu. Bu iki banka ve kredi kuruluşlarının temsil ettiği toplam kredi miktarı 10 trilyon doları buluyor. 10 Trilyon dolarlık bir geri ödenmeme riski ABD ile birlikte bütün dünyayı rahatlıkla etkileyebilecektir. Nasıl mı ? Kısaca saadet zincirini açıklamaya çalışıyım :

kriz

Dünyayı batı ve doğu olarak tam Türkiye’nin üstünden bölün. Sağ taraf doğu sol taraf batı olsun. Şimdi sistem şöyle işliyor :

ABD ekonomisi dünya ekonomisinin yaklaşık 3 te 1′i ve bu 1/3′ün 3 te ikisi tüketim. Dolayısıyla tüketici güven endeksi ve harcamaları sadece ABD için değil bütün dünya için büyük önem teşkil ediyor. ABD tüketiyor ve bu talebe birinin karşılık vermesi lazım. Kim ? Tabiki Çin ve Hindistan(Çindistan) Çin sanayi üretiminde, Hindistan ise hizmet üretiminde ABD ekonomisi üzerinden geçiniyor. Yoksa kendi ülkelerindeki satın alma gücünün ve tüketimin ne kadar düşük olduğu belli. Singapur ve Malezya gibi Asya kaplanlarıda Bilişim tekonolojileri konusunda bu tüketimi destekleyecek üretim yapıyorlar.

Peki üretim yapınca neye ihtiyaç vardır ?

Tabiki enerjiye!.

Peki bu enerji nerede?

Tabiki Arap yarım adası ile birlikte Orta Doğu, Rusya ve Venezuella gibi OPEC(Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) ülkelerinde. Dolayısıyla üretim artınca petrol ve doğal gaz talebi de artıyor. Peki üretim yapanlar kazandı, ABD bol bol gayrimenkul sattı kazandı. Herşey güzel. Üreticiler özellikle petrol üreticileri bu patlayan karları ne yapıyorlar?

Cevap yine basit gelişmekte olan ülkelerde yüksek faiz olanaklarında değerlendiriyorlar. Bunlardan bir tanesi kim ? Cevabınızı duyar gibiyim : Tabiki Türkiye!

Özetle saadet zinciri ABD’deki tüketim ile başlıyor, doğudaki üretim ile devam ediyor, karlar ise yüksek faizli ülkelere akıyor.

Bir bakıyorsunuz ki : yılda toplam 55 trilyon dolarlık üretim olan bir dünya ekonomisinde yılda 2 katrilyon dolar para dönmekte! Benim hatırladığım paranın temel fonksiyonu(görevi) “değişim aracı” olmasıydı. Yani mal ve hizmet değişiminde kullanılmasıydı. Peki 55 trilyon doların yaklaşık 40 katı olan bu para dünya ekonomisinde ne için dönüyor?

Bunun bana göre tek cevabı artık paranında bir emtia olması. Yani temel fonksiyonundan çıkması ve kendi başına itibari değil kendi değerini temsil eder duruma gelmesi. Ekonomi de üretilen mal ve hizmetten daha fazla para olduğunda enflasyon ortaya çıkacağını söylemiştik. Ancak bu da yok! Ya da fiyatlar gerektiği kadar yükselmiyor.

ABD’den gelen son sinyallerle birlikte yukarı da bahsettiğim saadet zinciri kırılmaya başladı. Senaryo :

ABD’de tüketim düşer, Doğu durgunluğa girer, karlar azalır, faizi yüksek olan piyasalara giden para bu piyasalardan çıkar ve dünyada genel bir çöküş başlar.1929 da ABD’de büyük buhran olarak adlandırılan bir süreçte insanlar bu durumda bankalardan bütün paralarını çekmiş ve ekonomiyi çok büyük bir depresyonun içine itmişti.

Uzmanların yazdığı bu kötümser senaryoya kısmen katılıyorum. Ancak katılmadığım nokta bir yerden çıkan paranın bir yerlere gideceğidir. Artık günümüzde paranın yastık altına gitmesi gibi bir durum söz konusu olmacaktır. Riski düşük sabit getirili menkul kıymetlerde paralar değerlendirilmeye devam edecek ve bunlar yıllar itibariyle kazandıkları getirileri daha sonra faizler düştüğünde tekrar gayrimenkul gibi reel yatırım alanlarına yönlendirecekler. Ancak korkutucu olan paranın temel fonksiyonunu yitirip dünya ekonomisinde çok büyük bir balon yaratmış olmasıdır. Önemli olan kriz süreci değil bundan sonra işleyecek olan bir çok sistemin değişme gereğidir.

Yaptığım ufak bir araştırma sonucunda özellikle son 20 yılda dünyada yukarıda bahsettiğim üretim ile para arasındaki uçurum açıldıkça krizlerin daha derin olduğunu görebiliyoruz. Demekki bu makas artık kapanmalı. Bu saadet zincirinden çok memnun olan hükümetlerde artık toplu bir karar alıp bazı sermaye kısıtlamaları getirmeli. Yoksa bu süreç bittiğinde 2 yıl içinde belki de çok daha büyük bir krizle karşı karşıya kalacağız.

Uslu dur kapatırım!

04 Ağustos 2008

Tekrar merhaba;

kapatma davasi

Hepimiz geçen hafta nefeslerimizi tutarak iktidarda olan bir siyasi partinin kapatma davasını izledik. Bunu sadece biz değil AB başta olmak üzere ABD ve diğer bir çok ülke de izliyordu. Türkiye dünya kamuoyunun önünde resmen bir demokrasi sınavı veriyordu. Sonuçta Anayasa mahkemesinden çıkar kararı teoride yorumu :

-”Türban” dedin reddettik. Ona bulaşma artık!

-Kapatma olmadı biz demokratik bir ülkeyiz. AB yolunda ilerleyeceğiz.

-Eğer bir daha böyle ayırımcı politikalara girersen kapatılma ihtimalin çok büyük olur.

Tabiri caizse resmen arada derede olan ve herkesi bir nebze olsun memnun eden bir açıklama yapıldı. Ama ilginç olan açıklama sırasında Anayasa Mahkemesi başkanının “türban davası” kelimelerini kullanması oldu. Demek ki “türban” kelimesi en yetkili kişiler tarafından bile kullanılıyor ve bir siyasi simge olduğu kabul ediliyordu. Bence bu toplantıyla ilgili çok dikkat çekmeyen ama önemli bir ayrıntıydı.

Peki ekonomik ve siyasi açıdan bunun devamı nasıl gelecek?

Siyasi açıdan AKP artık “mağdur” rolünü pek oynamayacak gibi duruyor. 14 Mart’da kapatma davası açıldığı zaman ekonomideki kötü gidişi dava gibi durumlara yoranlar bu anlamda artık başka bir perde kullanamayacaklar. Çünkü cumhurbaşkanı seçildi, AKP kapatılmadı neredeyse bütün kurumlar onların lehine çalışıyor. Erken seçim ihtimali şimdilik yok gibi.

Ekonomik açıdan Türkiye’nin “demokratik” olduğuna inanan yabancı sermaye yurda girmekle fazla gecikmedi. Ancak bunda kapatma davasından çok merkez bankasının uyguladığı yüksek YTL faizininde etkisi var. Merkez bankası eğer enflasyon verileri kötüleşmezse bir süre faizlerle herhangi bir oynama yapmayacak gibi duruyor. Aslında burada bu politika ile ilgili konuşmak gerekir ama bu başka bir “ekonomi” yazımızın başlığı olsun.

AKP’nin bundan sonraki dönemde üzerinde olan yük daha fazla. Öncellikle AB hedeflerini çok geriye ittiği için gerçekleştirmesi gereken bir sürü reform var. Ekonomide işsizlik hala kronik halde devam ediyor. Kapatma davası açıldığından beri resmen herkes para tutuyor. Merkez bankasıda sıkı para politikası uyguladığı için KOBİ’ler ve esnaf bundan nakit bulma anlamında çok büyük zararlar gördü.

Umarım iktidar partisi diyalog içerisinde gereksiz toplumsal gerginliklerle uğraşmak yerine Türkiye’yi refah düzeyi daha yüksek bir ülke yapmak için uğraşır. Çünkü bunun için şimdiden kaybedilmiş 2 yıl var. Bu 2 yılı Türkiye geri almakla gecikmemeli.

Güngören’de Gün görmeyen terör

28 Temmuz 2008

Merhaba;

Daha önce gündem terörü (http://www.taylandemirkaya.net/?p=43) başlıklı yazımda terörün yeni bir trend, değişim ile yıpratmak. Mal kaybından daha çok “gündem yaratmaya” doğru da gittiğini söylemiştim. Yapılan hesapların ne kadar ince olduğunu inanın hiç kimse bilemez ama üretmeye kalkarsak yüzlerce binlerce teori ortaya sunabiliriz. Terörün en acı ve en lanet tarafı maalesef masum insanların canına kastetmesidir. Olayla hiç bir alakası olmayan insanlar bu olaylara kurban gidiyorlar. Peki amaç ne? Ya da daha spesifik olarak soralım: Güngören’deki amaç neydi ?(aslında soru bizim ünlü sorumuz : NEDEN?)

gungoren teroru

www.hurriyet.com.tr den alınmıştır.

Saldırıyı planlayan PKK terör örgütü olarak gösteriliyor. Örgüt bunu üstlendimi üstlenmedi mi bilmiyorum. Ama diyelim ki resmi olarak PKK, bugüne kadar yapılan terör saldırılarını da dikkate alırsak bu insanların öldürülmesi arkasındaki TEMEL amaç ne?

-Yeni bir devlet kurma çalışması mı ?

-Siz bize bunları bunları yaptınız bizde size bunu bunu yaparız durumu mu?

-Bir fikri ideolijiyi yayma çabası mı?

-Baskı gören bir kitle adına baskı yapan tarafa mesaj mı göndermek?

Biri lütfen bana bu soruların cevabını versin. Çünkü yapılanlar istenilenlerle uyuşmuyor. Yüzlerce insan ölüp binlerce insan yaralı olunca bir dava TEMEL amacı ne olursa olsun nasıl haklı olabilir? İnsanları öldürerek daha rahat yeni bir devlet mi kuracaklar? Bir ideoloji kanla gözyaşıyla mı yayılacak? Kazandıkları nefret onların amaçlarına daha rahat ulaşmasını mı sağlayacak? Bunların hepsinin cevabı belli : HAYIR!

Sanırım terör örgütüne mensup olan ve ilgili dünya görüşüne sahip olan bu arkadaşlar bunu niçin ve neden yaptıklarını biliyorlardır.

Acaba yukarı da sorduğum soruları hiç düşündüler mi?

Eğer yukarı da sorduğum soruları düşündülerse şimdi bir soru daha soruyorum onlara :

Siz gerçekte kimin için çalışıyorsunuz?

Ölüp öldürüyorsunuz?

Bunun farkında mısınız?

Peki gerçek amaç ne ?

Gerçek amacı bulmanız için ben size bir yol göstereceğim. Bütün büyük haber sitelerini açın bu haberi okuyun altında yazan bütün yorumlara tek tek bakın. Hepsinde korku, lanet, nefret, şiddet göreceksiniz. İşte gerçek amaç budur. Bir millet için bu gündemi yaratmaktır ve bu gündemi hep GÜNCEL tutmaktır. Böylece millet bütün bunların temelde nereden çıktığını unutacak sadece ve sadece cezalandırmaya odaklanacak. Aynı şey terör örgütüne katılanlarada yapılacak. Bu şekilde masum insanlar ölecek, insanlar acılarla başbaşa kalacak.

NEDEN? sorusunun ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı bence.

Hain saldırıyı esefle kınıyor, ölenlerin yakınlarına başsağlığı yaralıların yakınlarada acil şifalar diliyorum…

Dövizle Kur Yapmak?

22 Temmuz 2008

Merhaba tekrar;

dolar

Döviz ile ilgili sorularla çok sık karşılaşıyorum. Özellikle döviz kuru çok hızlı düştüğünde ya da yükseldiğinde herkes aynı soruyu soruyor : Ne olacak bu dövizin hali?

Öncellikle her zamanki gibi tanımı yapmak lazım “Döviz nedir?”

Döviz :  Ülkeler arası ödemelerde kullanılabilecek para, çek, poliçe vb. her türlü ödeme aracı… Olarak tanımlanmaktadır. Kur ise iki ülke parasının birbiri arasındaki değerinin gösterimi diyebiliriz. Burada bir yanlış anlaşılmaya dikkat çekmek lazım. Döviz ve efektif ayrı şeylerdir. Efektif bankalar arasında kullanılan nakit paradır. Dolayısıyla döviz kuru ve efektif kur aynı şey değildir. Döviz merkez bankası tarafından belirlenen bir gösterge iken, efektif kur, yurt içindeki yabancı para arz ve talebine göre belirlenir. Yani döviz bir gösterge iken efektif bu göstergenin uygulanmış halidir. Örneğin ithalat ya da ihracat yaparken uluslararası ödemelerde merkez bankasının döviz kuru esas alınır. Ancak yurtiçinde yapılan yabancı para ticaretinde efektif kur bazdır.

Peki kurun fiyatı (değeri) neye göre belirlenir?

En basit ekonomi kitaplarında da yazdığı gibi tabiki arz talebe göre :)

Bir ülkede yabancı para talebi sabitken daha fazla yabancı para o ülkeye girerse o zaman yabancı para ulusal para karşısında  değer kaybeder. Örneğin Dubai şeyhleri gelip milyonlarca doları ülkemize yatırmaya karar verirse bu kurda aşağıya doğru bir harekete sebep olur. Uluslar para üzerindeki faizler artarsa bu o ülke parasının daha çok getirisi olduğu anlamına gelecek ve yine yabancı paraya olan talep düşerek YTL talebi artacaktır. Çok yakın zamanda(1 hafta önce) Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının yaptığı faiz arttırımı ile birlikte Amerikan doları ve Avro daki düşüşü hepimiz çok net görebiliyoruz.

Bir ülkeye giren yabancı parayı(arzı) etkileyen faktörler kısaca;

-Ülkenin başka bir ülkeden borç alması

-Ülkeye uzun ya da kısa vadeli başka bir ülkeden yatırım yapılması

-İhracat ve

-Yabancılar tarafından gayri menkul alımı olarak özetleyebiliriz.

Kısaca ülkeye giren her türlü sermaye talep sabitken kurun düşmesine yani ulusal paranın değer kazanmasına yabancı paranın değer kaybetmesine sebep olacaktır. Yani çok olan şeyin değeri düşük olacaktır.

Yabancı para talebini etkileyen faktörler ise kısaca;

-Ülkenin başka bir ülkeye borç ödemesi

-Ülkedeki yerleşiklerin dışarıda yatırım yapması(Sabancının Rusya’da fabrika açması gibi)

-İthalat ve

-Yerleşikler tarafından diğer ülkere yapılan gayrimenkul yatırımları olarak özetleyebiliriz.

Dikkat edilirse ikisi arasında tam ters bir ilişki var. Ne zamanki bir ülkenin vatandaşları kendi paralarından çıkıp yabancı paraya olan taleplerini arttırsa o zaman yabancı para değer kazanacak ulusal para değer kaybedecektir.

Olayı doğru analiz etmek için hep şunu düşünmek lazım; gerçekleşen olay döviz talebini mi arzınımı arttırıyor?

Peki ya kur değişince bunun diğer değişkenler üzerindeki etkisi nasıl oluyor?

Ulusal para değer kazanırsa;

-İhracat(ülkenin dışarıya mal ya da hizmet satması) azalır, çünkü artık o ülkenin malları dışarıya göreli olarak daha pahalıya gelmeye başlar.

-İthalat(ülkenin dışarıdan mal ya da hizmet alması) artar, çünkü ulusal para değer kazandığı için göreli olarak diğer ülkelerdeki mal ve hizmetler ucuzlamış olur.

Yukarıdaki iki durum sonucu ülkenin cari işlemler(mal ve hizmet alışverişinden kaynaklanan denge) si bozulmaya ve açık vermeye başlar. Yani ülke borçlu durumuna düşer. Türkiye’nin şu an en büyük ekonomik problemlerinden bir tanesi de budur. YTL’nin değerli olması dış ticaret açığını arttırmaktadır. Merkez Bankası yabancı sermayeyi risk yüzünden kaçırmamak için YTL üzerindeki faizleri arttırdıkça ve YTL kısa vadede değer kazandıkça cari açık artmakta ve borç gereksinimi yükselmektedir. Buna “yüksek faiz, düşük kur” politikası denmektedir.

YTL’nin değer kaybetmesi ise yukarı da söylenenlerin tam tersine sebep olacaktır.

Burada o ülkenin merkez bankasının dış borç ile yabancı sermaye arasındaki dengeyi iyi kurması gerekmektedir. Kısa vadeli faizleri çok yükseltmek cari dengeyi daha olumsuz etkileyecek, Türkiye gibi kırılgan(birikmiş sermayesi ve döviz rezervleri düşük, sermaye hareketlere karşı esnek) ülkelerde faizleri düşük tutmak ise sermayenin bir anda kaçmasına sebep olabilecektir. Bu yüzden Merkez Bankasının faiz-kur arasındaki bu ilişkiyi çok dikkatli izlemesi ve değerlendirmesi gerekmektedir.

Kurlarda gerçekleşen yukarı ve aşağıya doğru olan sert hareketler(oynaklığın(volatilitenin)) artması yurt içi piyasaya zarar verecektir. Önemli olan yabancı paranın fiyatı değil onun bilinen ve beklenen bir seviyede kalmasıdır. Hem ihracatçılar hem de ithalatçılar bu riskten(döviz kuru riski) korunmak için vadeli piyasaları kullanabilirler. Ancak bu başka bir yazımızın konusu olacak.

Saygılarımla…

Yeni Trend : Gündem Terörü?

15 Temmuz 2008

Tekrar merhaba ;

Abd konsoloslukTerör artık yeni yeni yüzlere bürünmeye başlamış olabilir mi ?

Terör Türk Dil Kurumunun sözlüğünde : “Yıldırı” yani yıldırma, cana kıyma, ve malı yakıp yıkma şeklinde tanımlanıyor. Ancak 2001 den sonra ikiz kulelere olan saldırılarla terörün tanımına belki de “gündem yaratma”‘yı da koyabiliriz. “Gündem terörü”; stratejik olarak bazı grupların terör tanımlaması altında amaçlarına ulaşmak için gerekli olayları tasarlamaları şeklinde tanımlanabilir. Bu şekilde bu gruplar hem kamuoyunda çıkan haberlerle hem de olayın yarattığı etki ile amaçlarına varmış olurlar.

Peki buna yardımcı olan ne?

Özellikle son 10 yılda gelişen “iletişim teknolojileri” gündem terörünü çok daha önemli hale getirmiştir. İnsanlar artık küçücük bir köyde, dünyanın diğer ucunda bir evde meydana gelen herşeyden görüntülü ve sesli olarak haberdar olabiliyorlar. Kitlesel iletişim araçlarıyla olayı sorgulamadan rahatlıkla “fikir” sahibi olabiliyorlar. (Burada rahmetli Uğur Mumcu’nun ünlü  “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” sözünü hatırlamak gerekir diye düşünüyorum). Basit bir internet sitesi, sürekli olarak TV de yayınlanan ve yorumlanan bir haber kitleleri etkileyebiliyor. Bu etkiden de hep bir grup fayda sağlarken diğer grup zararlı çıkıyor. Sonra bu silahı diğer grup tekrar cevap vermek için kullanıyor.

ABD konsolosluğuna yapılan saldırı da bu tür bir “gündem terörü” olabilir mi? ABD Konsolosluğunun ne kadar katı şartlar altında korunduğunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla oraya intihar saldırısı olmadan yapılan bir saldırının başarısız olma ihtimali %100dür. Bunu bile bile mahale kavgası gibi çatışmaya giren üç teröristin acaba amacı tam olarak neydi? ABD kritik bir ülke ona yapılan en küçük saldırı bile bütün dünya basınında yer bulabilir. Türkiye hem ekonomik hem de siyasi anlamda çok karışık bir dönem geçirirken böyle yapılma şekli itibariyle “saçma” ve sonuçsuz bir saldırı neden düzenleniyor olabilir.

2001 ikiz kule saldırılarından sonra dünyanın nasıl değiştiğini söylememe gerek var mı?

Terör olaylarından sonra her yerde didik didik kameralarla, cep telefonlarıyla, ve diğer gerekli cihazlarla adım adım izlendiğimizin farkında mıyız?

Cep telefon mesajları, facebook resimleri, internete çıkan yazılar ve gizli kamera ya da kamera görüntüleri artık delil olarak kullanılabiliyor. Acaba belirsizlikten kurtulmak için kendimizi daha büyük bir belirsizliğe mi teslim ettik ?

“Gündem terörü”, görüldüğü gibi sadece silahlarla değil, sözlerle yazılarla  açıklamalarla da yapılabiliyor. Amaç : Bir grubun çıkarlarını kurtarırken diğer grubu ortadan kaldırmak, yıldırmak.

İşin en acı noktası ise bunların hepsinin sonucunda olan 2 trafik bir de asayişle ilgilenen polis vatandaşlara oluyor. Sanırım terörün en çirkin tarafıda bu : amaçla alakası olmayan masum insanlara büyük zararlar vermesi.

Benim Enflasyonum Senin Enflasyonun!

07 Temmuz 2008

Tekrar merhaba;

Yazıya başlamadan önce;

hasan doğan

Türkiye’de ılımlı olmak, sevecen olmak, çözümcül olmak kolay değil. Ama şunu net söyleyebilirim ki ne olursa olsun, hangi işte çalışırsanız, hangi tür iletişim kurarsanız kurun ihtiyacımız olan en önemli şey bu : diyalog ve çözüm. Bunu Türkiye’de güleryüzle çözümle yapmaya çalışan bir insanı maalesef kaybettik. Onu milli maçlarda yanında cumhurbaşkanı otururken eşine sarılırken izlediğimde çok etkilenmiştim. Demekki sevginin aşkın, sevecenliğin yaşı yokmuş. TFF başkanı sayın Hasan Doğan’a Allahtan rahmet sevdiklerinede başsağlığı diliyorum.

Türkiye’yi yoğun bir gündem meşgul ederken, yıllardan beri süregelen bir sorun üzerinde daha fazla bilgimiz olması gerektiğini düşünüyorum.  Öncellikle tabiki ünlü sorumuzla başlıyoruz : enflasyon nedir ?

Enflasyon, Fransızcadan gelen “inflation” kelimesinden gelmektedir. Bu kelime aynı zamanda İngilizcede de aynen kullanılmaktadır. Anlamı : “şişirmek” ya da “şişkinlik” olarak geçer. Enlasyonun ekonomi bilimindeki tanımı ise : “fiyatlar genel düzeyinde meydana gelen SÜREKLİ artış” dır.

Şişirme kelimesi aslında oldukça anlamlı bir kelimedir. Bunun sebebi enflasyonun ortaya çıkmasının temelinde yatar. Para enflasyon için en önemli olgudur. Paranın temel fonksiyonu mal ve hizmetlerin el değiştirmesini sağlayacak bir araç olmasıdır. Bunu “Ekonomi Politikası”(Ercan Kumcu, Mafi Eğilmez;Alfa Yayınları 2003) adlı kitapta anlatılan güzel bir hikaye ile açıklamak daha kolay olacak :

Anaokulundaki öğrencilere bir adet güzel görünümlü pasta gösterilir ve hepsine onar kurabiye dağıtılır. Pastaya(mal) karşılık ne kadar kurabiye(para) vermek istedikleri sorulur. En yüksek kurabiye veren pasta için 7 kurabiye(fiyat) vermektedir. Daha sonra aynı pasta tekrar getirilir ve bu sefer çocuklara 20 kurabiye dağıtılır. Tekrar aynı pasta için ne kadar kurabiye vermek istedikleri sorulur. En yüksek veren bu sefer 15 kurabiye vermektedir. Çocuklara sorulur:”neden aynı pastaya daha fazla kurabiye verdiniz?” çocuklar cevap verir : “çünkü elimizde daha çok kurabiye var!”

Görüldüğü gibi paranın temel işlevi değişim olduğu için, değişim yapılacak mal ve hizmet değişmeden ortada daha çok para olduğundan sadece o malın bedeli(fiyatı) artacaktır. O malin fiyatı arttıkça “paranın değeri” de düşmektedir. Türkiye yıllarca yaşadığı enflasyon sonucunda milyonlarla ifade edilen bir para birimine sahipti. :).

enlfasyon

Peki nasıl hesaplanıyor bu enflasyonda milletimiz hep bunu eleştiriyor ve inanmıyor. Kısaca açıklamaya çalışalım :

Bunun için yine size basit bir örnek vermek istiyorum. 3 Adet sınav olduğunuzu varsayalım, 1. sınavdan 100 üzerinden 70 aldınız, 2.sınavdan 80, son sınavdan ise 100 aldığınızı varsayalım. Ancak her sınavın önemi aynı olmadığı için dönem sonu notunu direkt notları toplayıp 3′e bölerek bulmuyorsunuz. Bu sınavların önemlerine göre ağırlıkları var. Sırasıyla; 1.sınav %30, 2.sınav %30 ve son sınav %40 ağırlıklı olursa o zaman dönem sonu notunuz; 70′in %30′u olan 21, 80′in yine %30′u olan 24 ve 100′ün %40′ı olan 40′ın toplamı olacaktır : 85.  İşte ortaya çıkan bu sayı sizin dönem sonu notunuzdur.

Burada yaptığımızı ekonomiye uyarlarsak : sınavları; çeşitli mallar, aldığınız notları; fiyatlar ve ağırlıkları da her malın ekonomideki tüketim ağırlığı olarak alırsak aynı şekilde enflasyonu hesaplamak için bir FİYAT ENDEKSİ hesaplamış oluruz.

Enlasyonu Türkiye’de “Türkiye İstatistik Kurumu” (TÜİK) hesaplar ve her ayın 3′ünde ilan eder. TÜİK bunu hesaplarken Türkiye için genel bir “mal sepeti” yapar. Bu sepette yaklaşık 700 adet ürün var, bunların aynen yukarıdaki gibi ağırlıkları ve fiyatları çarpılarak ortaya çıkan fiyat endeksleri arasındaki farka bakılmaktadır. Şu an Türkiye’deki yıllık enflasyon %10 civarı. Ancak bu sepetin içinde, arabadan suya, tenis raketinden yoğurtta, bilgisayardan sigaraya akaryakıta kadar çok geniş bir ürün yelpazesi var. Türkiye’nin enlfasyonu sadece fiyatlar hakkında GENEL ve ORTALAMA bir bilgi edinmemizi sağlıyor. Ancak bu kişisel olarak bizlerin enflasyonunu yansıtmıyor.

Bunu hesaplamak için her ay en çok tükettiğiniz malları veya hizmetlerin fiyatlarını inceleyin, bu malların ya da hizmetlerin sizin bütçenizde ne kadar ağırlığa sahip olduğuna bakın. Daha sonra bu ağırlıkları önce o ayın fiyatları ile daha sonra aynı ağırlıkları diğer ayın fiyatları ile çarpın ve toplayın. Ortaya 1. ay için ve 2. ay için 2 adet sayı çıkacak. 2.ay-1.ay/1.ay değerleri diyerek sizin enflasyonunuzun ne olduğunu hesaplamış olursunuz. Benimki yıllık olarak yaklaşık %68 çıktı :).

Peki enflasyonun zararı tam olarak nedir? Fiyatlar arttıkça daha önceki yazımızda söylediğimiz gibi faizler artacak. Faizler artınca parası olanlar parasından daha fazla para kazanırken parası olmayanların daha önceki bütçelerine göre daha az mal alabildikleri için(gelirlerinin değişmediği varsayımı altında) satın alma güçleri düşecek ve toplumda gelir dağılımı eşitsizliği artacaktır. Fiyatların artacağını ve daha çok artacağını düşünen üreticiler beklenmedik fiyat artışları için stok yapmaya başlayacak ve bu da ekonomideki kaynak kullanımını bozacaktır. İnsanlar sürekli olarak beklenmedik enflasyon durumunda oradan oraya gidecek daha ucuzunu aramaya çalışarak yine kendilerince bir maliyete katlanmış olacaklardır.

Peki sıfır enflasyon iyi midir? Cevap : kesinlikle hayır. Çünkü tek haneli ve BEKLENEN(hesaplanabilen, öngörülebilen) enflasyon bir arabanın çalışması için gereken ufak bir kıvılcım gibidir. Ekonominin ısınmasını ve büyümesini sağlar. Enflasyon sıfır olduğunda faizlerde çok düşük olacağından insanlar tasarruf yapmayacaklar ve bu da parasal sistemin sıkıntıya girerek girişimcilere ve yatırımcılara yabancı kaynak sağlanmasını imkansız kılacaktır. Ayrıca fiyatların makul düzeyde artması, temel amacı karı arttırmak olan işletmeleri biraz olsun üretim anlamında motive edecektir.

Peki Türkiye’deki enflasyon neden tekrar yükseliyor ? : Bunun cevabı hem küresel olarak artan enerji maliyetleri hemde “küresel ısınma”dan kaynaklanan özellikle gıda ürünlerindeki üretim azalışıdır. Bir malın talebi sabit iken eğer arzı(üretimi) azalırsa fiyatı artacaktır. Şu an enflasyon sadece Türkiye’nin değil bütün dünyanın sorunu haline gelmiştir. Bunun da dediğim gibi temel iki sebebi “iklim koşulları” ve “enerji(özellikle petrol) fiyatlarındaki artıştır. Burada temel enerji faktörlerindeki artışın ekonomideki hemen hemen bütün mallara yansıyacağını unutmamak gerekir. Örneğin elektirikte yükselen fiyatlar, bütün üreticilerin maliyetini arttıracağı için hemen hemen bütün mallarda bir fiyat artışı olacağı kesindir. Son zamanlarda artan petrol fiyatları ve elektirik Türkiye’de bundan sonraki 1 sene içinde de diğer fiyatların artacağına kesin gözüyle bakmamızı sağlamıştır.

Sonuç : Hepimizin enflasyonu hesaplarsak çok farklı çıkabilir. Enflasyon tek haneli ve beklenen düzeylerde olduğuna(kontrol altında olduğunda) bir sıkıntı yaratmayacaktır. Ancak Türkiye’nin yıllarca yaşadığı gibi kronik ve beklenmeyen kontrol altına alınayaman enflasyon gelir dağılımına büyük zarar verecektir.

Neden Ergenekon?

02 Temmuz 2008

Tekrar merhaba;

Gündemi takip eden bir blog olarak gündemin en sıcak konusuna değinmemek yanlış olurdu. Tam 1 yıl 1 aydır soruşturması yürütülen bir takım iddialar ortaya atılan ancak iddianamesi resmi olarak hazırlanmadan gözaltıları yapılan bir soruşturmadan bashediyoruz : “Ümraniye Soruşturması” nam-ı diğer : Ergenekon. Ben burada yorum yapmak yerine biraz da bilgilendirmek için farklı bir noktadan bakmak istiyorum.

Önce bence herkes “Ergenekon” isminin nereden geldiğini bilmeli. Ergenekon Orta Asya’da Göktürklerin yaşadığı bir ova.

O dönemde yabancı kavimler Türkleri normal savaş koşullarında yenemedikleri için hile yapmaya karar verirler. Bütün kavimler birleşerek yenilmiş gibi yaparak Türkleri kandırdılar daha sonra bütün çadırları yağmalayarak ordularını yendiler. Sonuçta Göktürkler büyük bir yenilgiye uğramış oldular.

O zaman savaşta bütün çocukları ölen İl Kağan Türklerin başındaydı. Kalan Türkleri de alarak kara kara düşündü; “Her yer düşman dolu en iyisi dağlara gidelim”. Çok büyük zorluklarla dağlarda yol yaptılar kimsenin gelmeyeceği yerlere geldiler. O ovada türlü türlü yiyecekler, hayvanlar, avlar vardı. Tanrıya şükür ettiler. Bu bölgeye eski Türkçede “dağın doruk noktası” anlamına gelen “Ergenekon” dediler.

Yenilen Türkler burada tekrar güçlendi. O yüzden Ergenekon ovası “Yeniden Türeyiş Efsanesi” ile ölümsüzleşti. İşin daha geniş ve teknik kısmını tabiki tarihçiler bilir. Umarım siteyi böyle biri ziyaret ederse bize bu konuda daha geniş bilgi verir.

Şimdi dönelim işin “soruşturma” boyutuna. 12 Haziran 2007 de Ümraniye’de bir evde 27 adet el bombası bulundu. Bu kapsamda gözaltına alınan eski piyade komando astsubayı Oktay Yıldırım’ın evinde ele geçirilen belgelerde “lobi” adını taşıyan bir belgeye rastlanıyor. Burada iddiaya göre Ergenekon örgütünün yapılanmasından bahsediyordu.

Peki iddialara göre “Ergenekon” ne yapacaktı? İdaalara göre 2009 yılında kanlı bir şekilde PKK ve DHKP-C örgütleri de tetikçi olarak kullanılarak karşıt bir darbe yapılacaktı. Yani bir tür kışkırtma yöntemi ile ülke darbe yapılacak hale gelecekti. Sorgulamalar sonucunda dün(1 Temmuz 2008) 26 ve 27 Ocaktaki gözaltılar üzerine 27 kişi daha gözaltına alındı.(Bu paragrafta yazanlar sadece iddiaları göstermektedir.)

Yukarıdaki destan ile aşağıdaki gerçek olayı bağdaştırmayı size bırakıyorum(yorumlarınızda bekliyorum). Ancak iddianame olmadan yapılan gözaltılar Türkiye gibi bir hukuk devletine büyük zararlar verebilir. Hukuk sisteminin işlemesi temel hak ve hürriyetler açısından oldukça önemlidir. Türkiye’yi “parti mezarlığına” çevirmenin zararları olduğu gibi, altyapısı oturmadan bilgilendirme yapılmadan ve iddianame hazırlanmadan ortaya çıkan gözaltılarda bize zarar vermektedir.

Bazı Ekonomik Değişkenler ve Onların Yorumları(Faiz)

27 Haziran 2008

Merhaba Herkese ;

faizTelevizyonda ekonomiden sorumlu devlet bakanını dinlerken bir şey dikkatimi çekti sayın bakanın ya da diğer ekonomi kurumlarının medya aracılığıyla vermiş olduğu bir çok rakam belki büyük yatırımcılar ve bankalar tarafından anlaşılıyor ama küçük tasarruf sahibi halk tarafından anlaşılmıyor.

Ekonomideki en önemli oyuncular bu büyük yatırımcılar olmasına rağmen halkın da bu sinyalleri(göstergeleri) doğru anlaması gerekir bu bizim finansal piyasalarımızın daha etkin işlemesini sağlayacaktır. Sayın bakanın da kullandığı benim de birçok yerde gördüğüm bazı göstergeler onların tanımları ve ne anlama geldikleri aşağıda sıralanmıştır :

Faiz : Faizin birçok tanımı vardır; “paranın fiyatı”, “bugünkü tüketimden vazgeçmenin ödülü”, “borç almanın cezası” ve en önemlisi “paranın zaman değeri” gibi. Burada bilinmesi gereken bireyin ya da kurumun elinde nakit tuttuğu zaman bunu harcamamaktan kaynaklanan bir maliyeti vardır(fırsat maliyeti). Bunun için nakit para tutan birisi bir ödül bekler bu ödül faizdir. Asıl soru neden böyle bir ödül beklediğidir. En temelde bunun cevabı çok basittir : çünkü bugün almadığı emtia(mal) fiyatı yarın aynı olmamaktadır. Demek ki faizin en temel birleşeni öncellikle enflasyondur. (enflasyon:malların fiyatlarının SÜREKLİ olarak artmasıdır.). Dolayısıyla enflasyon arttığı zaman faizlerin artacağını bekleyebiliriz. Bunun dışında borç verenler bir risk üstendikleri için (bu riske “geri ödememe riski” denir.) yeni bir ödül beklerler. Yani faizin bir başka birleşeni de geri ödemeME riski olmaktadır. Ekonomideki oyuncuların geri ödememe riski arttıkça yine faizlerin artacağını bekleyebiliriz.

Örnek olarak devletin özellikle bütçe açıkları arttığında ve daha çok borca ihtiyacı olduğu zaman geri ödememe riski artacaktır. Bu da faizlerde yukarı yönlü bir harekete sebep olacaktır. Ancak devletin bu riskinin altında siyasetteki olumsuz gelişmeler süreçlerin doğru yönetilememesi gibi “siyasi risk” lerde vardır.

Kısa vadeli faiz oranlarını(1 yıldan kısa) Merkez Bankaları kontrol etmektedir. Merkez bankasının en önemli görevi “fiyat istikrarını” sağlamaktır. Yani enflasyonu kabul edilebilir düzeye indirerek herkesin beklentilerini bu yönde şekillendirmek diyebiliriz. Kabul edilebilir düzeyler tek haneli rakamlardır. Dünya literatüründe bu %0,5-%4 arası AB ortalaması da dahil kabul edilebilir. Enflasyon başka bir yazımızın konusu olduğu için burada daha fazla açıklama yapmıyorum.

Merkez bankası eğer kısa vadeli faiz oranlarını indirirse TL üzerindeki getiri düşeceğinden kısa vadeli yatırımcılar(sıcak para) TL den çıkarak dövize daha çok talep edeceklerdir. Bu durumda döviz fiyatlarında bir artış gözlemlememiz çok doğal olacaktır. Aynı şekilde faiz artışı borsayı da düşüş yönünde etkileyecektir. Faizlerdeki yükselme paranın; vadeli, repo, gibi sabit getirili araçlara gitmesini sağlayacak ve borsada satışlarla birlikte hisse senetlerinde düşüşler gözlenecektir.

Özetle ve TEMELDE faiz

1) Enflasyona

2) Risk(geri ödememe riski ve diğer riskler)

3) Para politikasına(merkez bankası) bağlıdır diyebiliriz.

yine özetle faizdeki hareketi anlamak için ;

1) Devletin siyasi ve politik risklerine bağlı olarak bütçe ile ilgili harcamaları ve gelirleri(vergiler) izlenmelidir.

2) Küresel ısınma, kıtlık, üretim şokları(enerji fiyatlarındaki artış gibi), talep artışları(2005 yılındaki gayrimenkul talebi artışı gibi) enflasyonu etkileyecek değişkenler izlenmelidir.

3) Merkez bankasının yaptığı açıklamaları çok iyi takip ederek piyasayı nasıl algıladığı izlenmelidir. (Merkez bankası www.tcmb.gov.tr adresinde her hafta/ay raporlar yayınlamaktadır.)

Hoşgeldiniz

24 Haziran 2008

Herkese tekrar merhaba;

Yeni site tasarımı ile daha kolay ulaşabileceğiniz yazılar ile birlikte buraya her türlü görüşten yazılar beklenmektedir. Bilimsel ve olgun bir dille yazılan her yazı “sizden gelenler” kısmı altına eklenecektir. Yazılarda yorumları görmek için yazının başlığına tıklamanız yeterli olacaktır.

Daha sonra aşağıda o yazıyla ilgili bütün yorumlar çıkacaktır.

Yorumlarınızı artık daha rahat yazabilirsiniz.

Sitenin sağ üst tarafında e-postanızı yazarak kayıt olursanız yeni yazı yayınlandığında bundan haberdar olabilirsiniz.

Sitede her ne görüşten olursa olsun yazı yayınlamak isteyen arkadaşlar lütfen taylan@taylandemirkaya.net adresine mail atsınlar. Yazılarınız ve yorumlarınız ne olursa olsun beni mutlu edecektir.

1-2 gün içinde yine ekonomi, finans ve insan ile ilgili yazıların devamı gelecek. Son yazım olan “Humeyni mi Atatürk mü?” yazısına toplam 51 yorum geldi, gelmeye de devam edebilir. Olumlu ya da olumsuz yorum yapan bütün herkese çok teşekkür ediyorum. Ne olursa olsun hatalarımızla, doğrularımızla bir şeyleri en azından yazarak paylaşabiliyorsak ne mutlu bize.

Bu blogun amacı “neden?” sorusunu sorarak her kavramın içini doldurmaya çalışmaktır. Hangi siyasi görüşten ya da hangi meslekten olursa olsun buna herkes dahildir.

Pek yakında benim, hocalarımın ve değişik uzman arkadaşların video eğitimlerini sitede görebilirsiniz.

Siteye ister “isimsiz” ister blogger ismi, istersenizde kendi isminizi direkt yazarak yorumlar yapabilirsiniz.

Site tek bir görüş tek bir bakış değil her görüşün her bakışın sitesi olmalıdır. Umarım o güzel ortamı burada bulabiliriz.

Hepinize saygılarımla…

Humeyni mi Atatürk mü?

11 Haziran 2008

Herkese tekrar merhaba;

Son günlerde hepiniz büyük ihtimalle duymuşsunuzdur. Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında bir bayan arkadaş “Humeyni’yi seviyorum Atatürk’ü sevmiyorum” dedi. Daha sonraki açıklamasında Humeyni’nin rejimini sevmediğini ama kendisini sevdiğini hatta Türkiye İngiliz mandasında olsaydı, şu an daha “demokratik” bir ülkede olacağını söyledi. Bu arkadaş başörtüsüyle birlikte “sosyal hayatta varolmak” istiyormuş. Tam konuşmayı aşağıdaki linkten görebilirsiniz. (http://www.haberturk.com/haber.asp?id=79…2008/06/10)

Ben de onlara sesleniyorum :

Sayın Nuray Bezirgan ve Kevser Çakır :

Sizden sadece şu sorumu ..( korkmayın Atatürk’ü seviyor musunuz diye sormayacağım..) açık yüreklilikle takiye yapmadan cevaplamanızı istiyorum :

Acaba o programda konuşan gerçekten sizler miydiniz..? yoksa sizi yetiştirenler adına mı konuştunuz?

Baskı gördüğünüzden bahsediyordunuz. Benim rahmetli babaannem başörtüsü giyiyordu. Rahmetli dedem Hamdi Demirkaya hacıydı.. 7 yaşından beri namaz kıldıgını söylerdi.. Karı koca ikisi de dinlerine gayet bağlı insanlardı. Ülkelerini de seviyorlardı. Ama hepsinden önemlisi BAĞIMSIZLIĞI ve ATATÜRK’Ü seviyorlardı.

Ben onların ne başörtüsü takan halalarıma ne de namaz kılan oruç tutan oğullarının eşlerine torunlarına bir kez bile kapanmanın müslümanlığın bir şartı oldugunu söyleyerek baskı yaptıklarını hatırlamıyorum..

Eger siz dedelerimizi büyükannelerimizi bırakıp, sadece üniversite kapısında çığlık çığlığa bağıran TÜRBANlı arkadaşlardan bahsediyorsanız ve tek sorununuz buysa (ki olaylar sanırım buradan büyüyor) o zaman ben size başka bir açıdan olayı anlatayım.. Siz ona “evet” ya da “hayır” deyin:

Sizce camiye bir bayan “mini etekle” girebilir mi..??

“ELBETTE HAYIR!!”

dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bence de “hayır”. Din yahut diger semboller doğru yerde doğru şekilde kullanılmalıki hakkettiği saygıyı bulsun…

İslamın Müslümanlığın 5 temel şartını hepimiz biliyoruz. “Kelime-i Şehadet getirmek” olmazsa olmaz ilk temel şarttır. Diger 4 şartın istisnaları vardır.. Oruç tutmayabiliniyor.. Namazın kılınmadıgı durumlar vardır. Hacca gidilmese de müslümanlıgın ortadan kalkmıyor.. Zekat ise, neredeyse “olmasa da olur” gibi..

Müslümanlığı öğreneceğimiz bir tek yer vardır o da Kuran-ı Kerim. Onu bize öğreten bir tek kul(temsilci) vardır o da Hz. Muhammed (S.A.V). Allahın dini herkesin dinidir. “Siz”, “Biz” diye ayrım yapmayın. Allah’a inananlara “küfür” etmeyin. Çünkü, bu Kuran-ı Kerim’de de yazdıgı gibi, çok büyük günahtır. Siz benden daha iyi bilirsiniz.

Müslümanlığı mehdilerden, tarikatlerden, siyasilerden öğrenmeyin.. Kutsal Kitabımızdan Kuran-ı Kerim’den öğrenin. İlk ayetin ne olduğunu söylememe gerek yok sanırım.. Sizin o kadar bilginiz vardır elbette..

Sütçü İmam Kurtuluş Savaşında savaştı. (Allah bin kez rahmet eylesin.) Siz böyle insanlarımızı, böyle şehitlerimizi sırf “imam” diye nasıl kendi görüşlerinize malzeme ederseniz?? Bu mu müslümanlık?? Bu mu İslamiyet.??

Kevser ve Nuray’ı öğretileri(!) ile bezeyen şeyhlere tarikatlere sesleniyorum. Bırakın gençlerimizi..Aramızda.. “inanan”, “inanmayan” ayrımı yapmayın. %99 umuz Müslüman ve inanın dinimize sizden çok daha fazla saygılı Müslüman. Dedemin hacdan dönüşünde söyledigi ve benimde gördügüm gibi..Bu ülke Müslümanlığın en güzel yaşandığı ülke. İslamiyet.. normalde en ileri en gelişmiş en güzel din olmasına rağmen, sizin sayenizde hep geriye gitti. İnsanları dinden soğuttunuz. Bu mu sizin Müslümanlığınız?? İngiltere’nin ABD’nin boyunduruğu altında olmak mı Müslümanlığınızı daha rahat yaşamınızı sağlayacak.

Hz. Muhammed (S.A.V) bir savaş verdi, kız çocuklarının gömüldüğü öldürüldüğü, sapıklığın son raddesine vardığı topraklarda bir dini Allah’ın izniyle yaydı. Bu dine en çok sahip çıkan kim oldu HEP? —> Tabiki Türkler.

Korkmayın sonuna kadar da ona sahip çıkacaktır. Bağımsız Türkiye’nin kurucusu Atatürk ile dini kullananları, dini siyasete alet edenleri ile birlikte anmayın. Bu büyük günahtır. Biraz peygamber efendimize, onun düşüncelerine saygılı olun. Ülke meseleleri ile vicdan meselelerini birbirine karıştırmayın.

Sizi Allah’a, Kuran-ı Kerim’e ve Bir milletin kurtarıcısına (ki sizde oradasınız) saygıya davet ediyorum… Beni duymanız dileğiyle…